KAYSERİNİN TEK İSLAMİ FORMU
 
AnasayfaKapıTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yapDJ GİRİŞ

Paylaş | 
 

 FIKHI KAVRAMLAR

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin

avatar

Mesaj Sayısı : 109
Points : 483
Kayıt tarihi : 30/04/09

Kişi sayfası
ayar ayar: 1

MesajKonu: FIKHI KAVRAMLAR   Cuma Nis. 23, 2010 11:16 am

FIKHI KAVRAMLAR

İstilah: Sözlük anlamından dışarı çıkarıp başka anlamda kullanılan kelimedir.
Fıkıh: Sözlük anlamı bilmek olup, istilahı anlamı ise İslam Hukukuna ait şer’i bilgiler demektir. Fıkıh kaidelerini ilk olarak derleyip, toplayıp, bab’lara (bölümlere) ve fasıl’lara ayırıp öğrencilerine sunan İmamı Azamdır. Bir rivayete göre Ebu Hanife’nin şer’i delillerden çıkardığı fıkhı meselelerin sayısı seksen üç bindir, bunun otuz sekiz bini ibadet, kırkbeşbini de muameleleri kapsar.
İmamı Azam’a:
— Sen ictihadını Allahın Kitabına aykırı görünce ne yaparsın diye sormuşlar.
Ebu Hanife:
— Kendi görüşümü terk ederim. Tekrar sormuşlar:
—Ya Allah Rasulünün sözlerine görüşün ters düşerse,
Ebu Hanife:
— Kendi ictihadımı Hadis-i Şeriften dolayı bırakırım. Bu sefer başka bir soru yönelttiler:
— Ya senin sözün sahabenin sözüne aykırı düşerse ne yaparsın?
İmam-ı Azam:
— Kendi sözümü sahabenin sözü için terk ederim.
En son soru olarak:
— Ya Tabiin’in görüşüne aykırı düşerse ne yaparsın?
Ebu Hanife:
— Eğer Tabiin bir insan ise bende bir insanım diye cevap vererek ictihad alanında izlediği metodu ortaya koymuştur.
Fıkıh konusunda ilk kitap yazmakta İmam Şafii’ye nasip olmuştur. İslam’ın hükümlerini bilmeye fakihlik, bilge şahsa da fukaha, ya da fakih denir. İslam Fıkhı başka milletlerin hukukundan kopya edilmiş olmayıp, kaynağı edille şer’iyye ve istihsan, istishab, örf ve teamül gibi kaynaklardır.
Mushaf; Hz. Osman devrinde çoğaltılarak İslam merkezlerine gönderilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v); sünnetleri kayıt altına alınması için Abdullah b. Amr’ı bizatihi görevlendirmiş ve ileriki yıllarda Ömer b. Abdulaziz halife olunca Tabiinden Zühri ile Medine Valisi Ebubbekir Muhammed b. Ömer b. Hazm gibi ulemayı görevlendirerek sünnetin tedvinini sağlamıştır.
Asıl: Kıyas edilen veya kendisine benzetilen. Fer ise kıyaslanan yani benzetilen, buğdaya göre darı ne ise fer’i de o dur.
Fer’i: Şer’i hükümleri ictihad ve kıyas yoluyla açıklama ihtiyacı duyulan ameli meselelerdir. Fer’i delili bütün gücüyle çıkarmaya çaba sarf eden kişiye müctehid, çıkartılan şer’i kaideye de müctehün fih denilir. Hüküm çıkarmaya kuyudan su çıkarmak gibi çaba gerektirdiğinden istinbat da denir. Bir kişinin ictihad sahibi olması için Kur’an diline vakıf olması ve bunların has, amm, mücmel, müfesser, mensuh gibi kısımlar ile sünnetlerin metinlerine, senedlerine, bizlere ne şekilde aktarıldığına vs. gibi ana bilgileri hakkıyla bilmesi gerekir. Müctehidin hüküm çıkarırken hata yaparsa sorumlu olmaz, çünkü bir gerçeğin ortaya çıkması için gayret etmiştir. Bu yüzden Habib-i Kibriya Amr b. As’a; Hüküm ver isabet edersen on sevap, hata edersen bir sevap vardır müjdesini vermiştir. Bir müctehide bir şey sorulduğunda bilmiyorum cevabı verirse o müctehidin ictihad sahibi olmadığını göstermez, hatta Şa’bi; ‘Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır’ diyerek meselenin özünü ortaya koymuştur. Dahası müçtehidin bilmediğini bilmesi de bir ilim ve aynı zamanda bir hünerdir. İmam Şa’bi bir gün sorulan soru karşısında; bilmiyorum demiş, hemen etraftan bazıları tepki göstermişler;
—Nasıl oluyor koskocaman Irak’ın fakihine yakışır mı, bilmiyorum demekle hayâ etmiyor musun diye serzenişte bulunmuşlar.
Şab’i Kuran’ın ahkâmıyla cevap vermiş:
—Melekler Allah’a; Ya Rabbi! Senin bize bildirdiğinden başka bizim bilgimiz yoktur (Bakara–32) demekten hayâ etmemişler diyerek akıl dolusu cevap vermiştir. Nitekim bir ayeti kerimede; Bilmediğin bir şeyin arkasına düşme, hakkında hüküm verme. Şüphe yok ki kulak, göz, kalp bunlardan her biri kendisinden, kendisiyle sahibinin işlediği şeyden sorumlu olacaktır (İsra–36).
Şer’i hükümlerin kural ve usullerini bilen kendine özgü fıkıh mezhebi ortaya koyana Müctehid fi’ş-şer (İmamı Azam, İmam Şafii, İmam Malik gibi), Müctehid olduğu halde Müctehid fi’ş-şehre tabii olana Müctehid fi’ş mezheb (İ.Yusuf, İ.Muhammed gibi), Mensup olduğu mezhepte bulunmayan hükümler hakkında ictihad yapabilene Müctehid fi’l mes’ele (Kadıhan, Hassaf, Tahavi gibi), kapalı bir hükmü mezhebin usul ve kurallarından çıkarabilene Tahric ehli (Ebubekir Cessas gibi), bir mezhepteki değişik görüşlerden diğerlerine tercihe muktedir olana Tercih ehli (Ebul Hasan Kuduri gibi), kuvvetli görüşle zayıf görüşlerin arasını ayırmaya muktedir olanlara Temyiz ehli (Nesefi gibi) ve mezhebine ait hükümleri ezberlemiş olanlara Mukallidi (Alaüddin Haskefi, İbn-i Abidin gibiler) denir.
Deliller; akli ve şer’i olmak üzere iki kategoride incelenir. Şer’i delillere Edille-i Şeri’ye denilip, bunlar Kitap, sünnet, icma-i ümmet ve Kıyas-ı fukaha alt başlıklarıyla tasnif edilir.
Burhan; şüphe götürmeyen kesin delil olup, emare ise kesin olmayan bilgi anlamındadır.
Sünnet: Takip edilen yol, yani Peygamberimizin sözlü ve fiili davranışlarıdır. Sözlü olanına hadis (kavli sünnet), Peygamberimizin hal ve hareketlerine ise fiili sünnet, olaylar karşısında, ya da bir mesele sorulduğunda susup, red ve inkâr etmediği durumlar Takrir-i sünnet kapsamına girer. Sünnetin fiili ve hareket yönüne Sünnet-i Hüda, Peygambere has ve adet haline gelmişine Sünnet-i Zevad olarak adlandırılır. Rasulüllah önceleri altından bir yüzük edinmişti, sonradan Resulü Ekrem (s.a.v); Ben onu ebediyen takmayacağım, buyurmasıyla gümüş yüzük takmak sünnet olmuştur.
Haber kelimesi de sünnet ve hadisle eşanlamda kullanılır. Haberler doğru haber,yalan haber ve fasık kişilerce aktarılan doğru olması muhtemel haberler olarak diye sınıflandırılır. Haber konusunda‘Peygamberin size getirip (haber verdiği)şeyleri kabul ediniz, nehyettiği şeyleri de terk ediniz’(Haşr/7)ayeti kerimesi ölçümüz olmalıdır.Akıl-baliğ olmayan çocukların, bunakların, gayr-i Müslimlerin haberlerine asla itibar edilemez.
Eser; denilince de Selefin sözü anlaşılır.
Bir kişinin yine bir kişiden ya da sınırlı sayıda insanın yine sınırlı sayıda insandan aktardıkları sözler Haber-i Ahad diye nitelenir. Ravilerin sınırlı olmasında zahiren ve ruhen şüpheler vardır. İlk önce sınırlı kişiler (bir-iki kişi) tarafından rivayet edilmişken sonradan ikinci ve üçüncü asırlardan şöhret derecesine ulaşan ve asla yalan söylemesi düşünülmeyen topluluk tarafından aktarılan haberlere de Haber-i Meşhur denir. Bu tür haberlerde ümmetin çoğunluğunca kabul gördüğü için ruhen şüphe düşünülemez.
Yine Peygamberimizin ‘Ameller niyetlere göredir’ hadis-i şerifi ile mestin caizliği hakkındaki hüküm tipik meşhur bir hadistir.
Doğru haber vereceğinden şüphe duyulmayan topluluğun verdiği kuvvet derecesinde haberlere de Haber-i mütevatir denilir ki, mesela ‘Mallarınızın kırkta birini zekât olarak veriniz’ hükmü, ya da ‘Bana yalan yere bir şeyi isnad eden ateşten oturağını hazırlasın’ hadis-i şerifi veya ‘Namaz rekâtlarını sayısı’ ile ilgili kaideler bu nitelikte haberler olup, mütevatir niteliği taşır. Adil, güvenirli kimseler tarafından problem teşkil etmeyen, ardışık senedle aktarılan haberlere ise sahih hadis denir. Yani, Ravi şartlarını bütünüyle kapsayan baştan sonuna kadar pürüzsüz, bitişik (muttasıl) bir senetle rivayet edilen illetsiz hadisler sahih hadis olarak adlandırılır. Özellikle helal, haram ve muameleler konularında sahih hadisler kıstas alınır.
Ünlü imamlarımızdan sadece birinin aktardığı hadise garip, iki veya üç kişinin aktardığı rivayete ise Aziz hadis olarak tanımlanır. Zayıf hadis ise adil olmayan, içerisinde birçok kusurları bağrında taşıyan, güvenilirlik yönünden şüpheli ya da cehaleti koyu olan kimseler tarafından aktarılan hadislerdir. Ki; bu tür haberlere itibar edilmez. Ravilerde en az bulunması gereken akıl sahibi, İslamla şereflenmesi, Adil ve zabt ‘ı hakkıyla yerine getirme istidadına haiz olması aranan şartlardır. Güvenilir ravinin kendisinden de güvenilir olana ters düşmesi durumda şaz hadis adını alır. Nitekim Musa B. Uleyy’in aktardığı; Arefe günü ve teşrik günleri yiyip içme günleridir hadisi, bütün rivayetlerde yalnız teşrik günleri (Kurban bayramının ilk dört günü) yiyip içme günleri olarak geçer.
Tabiin ya da Sahabi ile karşılaşmış birinin Sahabi adını anmadan doğrudan Peygamberimize dayandırarak rivayet edilen haber Mürsel hadistir. Emin, doğru ve güvenilir ravilerin aktardıkları haberlerle çelişik olmayıp, ancak günahkârlıkla vs. itham edilen bir raviden aktarılan haberlere de Metruk hadis adını alır. Direk Allah Rasülü’nden işittiğini dile getiren yani peygamberden bitişik veya kopuk bir senetle aktarılan beyanlara da Merf’u hadis denir. Tüm ravileri sırasıyla belirterek aktarılan haberlere de muttasıl hadis denir. Allah korusun Rasulüllah’ın söylemediği halde O’nun adına kasten uydurarak habermiş gibi sunulanlara da mevzu hadis denilir. Yinede mevzu denilen hadise ihtiyatla yaklaşmalı, ancak galip zan ile mevzu olduğuna hükmetme esastır.
Başkasının sözünü metnin başına, ortasına ya da sonuna almak müdrec hadistir. Sağ elin verdiğini sol elin görmeyecek yerine, sol elin verdiğini sağ elin görmeyecek türünden aktarılan haberde muzdarip adını alır. Bir adam bana nakletti türünden haberlerde mübhem olarak isimlendirilir.
Muhaddis: Hadis ilmine vakıf olan bilge insan demektir. Bir görüşe göre bin kadar hadisi senetleriyle hıfzetmiş olana Hafiz’ül Hadis denir. Bu yüzden İmam Buhari hadis ilminde Hakim’ül Hadis unvanına layık görülmüştür. Öyle ki Buhari’nin bilmediği bir hadis, hadis değildir sözü âlimlerin kabulüdür. Zira Muhaddisler içtihat davasına kalkışmamışlar fetva işini fıkıhçılara havale etmeyi tercih etmişlerdir. Ünlü Muhaddis Şa’bi; Biz fukaha değiliz biz ancak işitmiş olduğumuz hadisleri fukahaya ve işiteceği şeyler ile amel edecek kimselere rivayet etmiş bulunuyoruz beyanı kayda değerdir. Yani hadisleri rivayet etmek bize düşer, açıklamanın ise fukahaya ait olduğunu vurgulamıştır. Hadisi rivayet eden kişilerin tümüne sened (dayanak) denilip, bir hadisi söyleyen ravilerin isimlerini sırasıyla zikrederek senede dayandırmaya da isnad denir. Raviler zinciriyle Peygamberimize kadar uzanan sünnet; Müsned ya da muttasıl (bitişik) adını alır, eğer aradaki ravilerin isimleri tamamen veya kısmen söylenmişse Mürsel veya Munkati (kopukluk) olarak adlandırılır. Dolayısıyla Hepiniz çobansınız, hepiniz emriniz altındakilerden sorumlusunuz diye zikredilen İbni Ömer hadisi müsneddir. Ravi; hadis-i şerifi rivayet eden ya da aktaran (nakil) demek. Ravi sayısı az ise al-i sened, çoksa nazil seneddir. Raviler Rasulullah’a kadar uzanan halkada üç ya da dört ise al-i sened ve al-i senedle yapılan isnada da al-i isnad denir. Rivayet eden kişi kendisine isnad edilen rivayeti kesin kes inkâr ederse buna da cerh denir.
İcma-i Ümmet: Müctehidlerin herhangi bir konuda mutabık kaldığı hükümlerdir. Şer’i hükümlerden müctehidin hüküm çıkarma çabasına da ictihad denir. Burada unutmamamız gereken, ictihadın ameli konularda olabileceğini, itikadi konularda olamayacağını bilmemizdir. İcma Peygamberimizin varlığında başvurulan delil değildi, çünkü birinci elden hemen başvurulacak kaynak bizatihi Peygamberimizin ta kendisi idi. İcma müctehidlerin ittifakıyla delil özelliği kazanır, bu yüzden halkın ittifakları icma sayılmaz. İctihad gücü her yiğidin harcı değil, icma ehli olmak müctehid olmayı gerektirir çünkü. Ayrıca hükmü ortaya çıkarma işlemine tahric, çıkarana da mahric denir.
Müçtehitlerin bir kısmının ittifak etmesiyle icma gerçekleşmez ama, bir iki kişinin aksi görüş bildirmesi icmaya mani teşkil etmez. Rasulü Ekrem; ‘En büyük topluluğa tabii olunuz’ buyurmuş bu yüzden.
Fıkıh âlimlerin çoğunluğuna göre icmanın oluşabilmesi için üzerinden bir asrın geçmesi şart değildir, hatta herhangi bir asırdaki müctehidlerin usulüne uygun olarak yapılan görüşleri de icmadır. Bir asrın müctehidleri ittifak edemeyip, sonraki asırdaki müctehidlerin buna itiraz etmesi uygun değildir. Önceden ortak kararla kabul görmüş bir görüşü dışlamak da öyle. Yine bir mesele hakkında müctehidlerin bir kısmı hüküm verdiği halde diğerlerinin sükût etmesi de icmadandır. Sükût ikrardan sayılır çünkü.
İcma’nın delil olduğunu inkâr etmek tercih edilen görüş gereği küfrü gerektirir. Fakat sükutü icmayı inkâr edeni küfürlükle itham edilemez. Tevatür yoluyla gelen icmayı kabul etmemek ise bidattir. İcma’nın en güçlüsü sahabe ictihadıdır. İcma edilen meselenin yalnız âlimlerce bilinen olanının inkârı küfrü gerektirmez,sadece sapıklığına hükmedilir. İcma’nın şer’i sayılması Allah’ın bir ikramı olup aynı zamanda kolaylıktır. Ki bu konuda Rasul-ü Ekrem(s.a.v)‘Ümmetim delalet üzerine birleşmez’ buyurarak bu duruma işaret etmiş, böylece ittifakları dikkati alınacak zümrenin büyük müctehidler olduğu anlaşılmıştır. Müçtehitler sayesinde günümüze kadar gelen yüzbinlerce mesele icmalaşarak hangi meselelerde ittifak ettikleri ve hangi meselelerde ihtilaf ettiklerini kitaplarımızda kayıt altına alınabilmiştir. Nerdeyse yeni ictihada gerek kalmayacak kadar bütün meseleleri önümüze koymuşlardır. Şimdi İcma’nın delil olduğunu gösteren ayet ve hadisleri zikretmeye çalışalım:
Her kim kendisine hak açıkca belli olduktan sonra Peygambere karşı bir tutum takınır ve müminlerin yollarından başkasına girerse biz onun kendi haline bırakır ve cehenneme atarız O ne kötü gidiştir (Nisa/115) diye ayette geçen ‘Müminlerin yollarından başkasına girerse’ ibaresi icmadır.
Sizler insanlar için çıkarılmış doğruluğu emreden kötülükten sakındıran en hayırlı ümmetsiniz (Al-i İmran/110) ayetinde geçen, ‘..kötülükten sakındıran’ ifadesi de icmadır.
Hakeza; İşte sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlar üzerine şahitler olasınız (Bakara/143) ayetinde geçen ‘şahitler’ ibaresi de öyledir. Yine, Müslümanların güzel gördüğü şey Allah indinde de güzeldir hadisi şerifi de icmadır. Fakat Rasulullah (s.a.v) Huzeyme kime şahitlik ederse yeterlidir beyanı Huzeyme’ye has ayrıcalıktır. Dolayısıyla başka birinin tek başına şahitliği kabul edilemez hükmünü bilmemizde fayda var.
Maslahat: Bir işin hayırlara vesile olmasını sağlayan makul görülen şeyler olup zıddı ise mefsedattır (bozukluk). Bir şey hakkındaki maslahat muhtemel fesada tercih edilebilir olmalıdır. Nikâhın neslin devamını sağlaması ya da cihadın dinimizi korumak açısından yararı olduğuna dayanak teşkil eden meşru işler maslahattan sayılır. Yine zihni her türlü hurafelerden arındırmak da dini maslahattır. Dünyevi işleri yola koyma adına düzen sağlamak dünyevi maslahat icabıdır. Aklı, dini, canı, soyu, malı korumak adına kısas cezaları, tazminat ve tazir cezaları uygulamak zaruri maslahat gereğidir. Ubade b. Sabit; ‘Evlenmemiş kimselerin zinalarından dolayı cezaları yüzer değnek ile bir sene sürgündür’ hadisini rivayet etmiş, ancak dört halifede bu cezayı yüz değnekle sınırlayarak, bir sene sürgün cezasını kabul etmemişlerdir. Gerçi Hz. Ömer bir maslahatı gözeterek zina eden bir kadını sürgüne göndermiş ama, daha sonra bu uygulamadan vazgeçmiştir. Hırsızlıkla suçlanan birini suçunu itiraf etmesi için dövülmesi mürsel maslahat olarak görülür. Avlanmanın meşruluğu bir rızık yolu olması dolayısıyladır. Yine hayvanların kesilmesinin hikmeti vücutlarında temiz olmayan kanlardan arındırılması, mesela bazı hayvanların özellikle haşerelerin yenilmesinin yasaklanması Allah çirkin şeyleri haram kılar(A’raf/157) ayeti ile maslahatın gereği sayılmıştır. Şirketleşmenin meşruluğu bazı kimselerin tek başına iş yapamamalarından dolayıdır. Anlaşılan odur ki vekâletin meşruluğu sosyal hayatı kolaylaştırmaya yönelik olması, kefaletin hikmeti yardımlaşma ya da bir insanın kalbine hibe vermek sevinci katmak amacına yönelik olması, vakfın meşruluğu sadaka-i cariye olması, şahitliklerin meşruluğu kötülüklere engel olması gibi bir dizi maslahat örnekleri açıklanabilir. Çünkü İslam bu sebeplerle hikmet ve maslahata uygun bazı örf ve geleneklere dokunmamıştır.
Mücmel: Kapalı ifadeler olup, ancak söyleyenin açıklığa kavuşturmasıyla anlaşılan kavramlardır.
Müteşabih: Anlaşılması mümkün olmayan şifre niteliğinde sözler diyebiliriz. Elif, lam, Mim, Yasin vs. başlayan ayeti kerimelerde olduğu gibi.
Sarih: gayet açık ve şeffaf anlaşılır ifadeler demek. Kira, hibe, vakıf vb. kavramlar açık sözcüklerdir. Nitekim ‘Şu buğdaydan yemem veya şu tencereden yemem’ demekle o buğdayın unu, tencerenin de yemeği kast edilir ki, bu türden ifadeler sarihin mecaz kısmına girer. Yine, şu adamın kapısı açıktır demekle misafirperver olduğunu anlamakta bu kapsamda değerlendirilir. Fakat ‘Falan falanla düşüp kalkmış, falan falana yaklaşmış’ ifadeleri istisna olup, şüphe götürür. Yinede bu tür ifade ile kişi iftira cezasına çaptırılamaz, çünkü zinadan başka anlamlarda çağrıştırıyor.
Beyan: İlan etme ya da bildirme demek olup, beyan edilen sarih (açık) değilse, yani kapalı ise açıklığa kavuşturulmasıyla Beyan-ı tefsir olur. Kur’an’da ‘Zekâtınızı veriniz’ veya ‘Namazınızı kılın’ emrinin Peygamberimizin açıklaması ya da uygulamalarıyla icra edilebilmiştir. Kullanılan ifadelerden neyin amaçlandığını diğer bir ifadeyle değiştirilerek ortaya konulmasına Beyanı tağyir denir. Bir ifadeyi açıklarken diğerine gerek duyulmayan açıklamalara da Beyan-ı zarurettir. Sadece hayatta annesiyle babası bulunan bir kişinin ölümü ile bıraktığı malların 1/3’ü annenindir demekle geriye kalan 2/3’ün babanın olduğu anlaşılacağı muhakkak. Yine ‘Ellerinizi de dirseklerinize kadar yıkayınız’ (Maide–6) ayetiyle dirseklerde kollardan sayılıp, elleri dirseklere kadar sınırlandığı anlaşılmıştır. Muhakkak Allah katında din İslamdır(Al-i İmran/19) ayetinde geçen ‘katında’ ibaresi hüküm anlamındadır, Allah hertürlü zaman ve mekândan münezzehtir çünkü.
Nehiy: Yasak olan fiil anlamındadır.
Farz-ı ayın: Allahın emrettiği ameller.
Farz-ı kifaye: Kullardan bir kısmının yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalktığı amellerdir. Bir belde de bir kısım insanların cenaze namazını kılmasıyla diğerlerinden farziyetinin düşmesi buna en güzel misaldir zaten.
Vacip: Ulema tarafından Allah tarafından emredildiği zannedilen amel demek. Namazda Fatiha okumak bu türden değerlendirilir.
Mübah: Yapılmasında veya yapılmamasında dinen eşit olan fiildir. Haram olmayan bir yiyeceği yemek ya da yememekte olduğu gibidir. Yani her iki durumda da mubah olarak zikredilir. Mesela ‘O bir yaratıcıdır ki, yerde bulunan her şeyi sizin için yaratmıştır’ (Bakara/ 29) ayeti bizlere birçok şeyin mübah olduğunu gösteriyor. Ama başkasının mülkünde bulunan altın ve gümüş gibi şeyler faydalanmak haramdır.
Mekruh: Hakkında kat’i haram hükmü bulunmayan fakat yapılmaması uygun görülen fiillerdir. Bu da Tenzih-i Mekruh (harama yakın Mekruh), diğeri de helala yakın (tahrimi Mekruh) olarak ikiye ayrılır. Mesela ayakta tuvalette bevl etmek tahrimi mekruhtur.
Azimet: Getireceği bir takım sıkıntılara rağmen bakılmaksızın ifa edilen amel. Ramazan orucunu yolculukta tutmak bu kapsamdadır. Nitekim Takva sahipleri hep azimetle amel etmişlerdir.
Ruhsat: Sıkıntıları bertaraf etmek ya da özürlerine bağlı olarak kolaylık sağlanan amellere denir. Ramazan orucunu seferi durumda tutmama yönünde izin verilmesi bu kapsama girer. Sıkıntı kolaylığı getirir bir fıkhı kuraldır. Nitekim ‘Hak Teala size dinde bir zorlukda kılmamıştır(Maide–6)ve Allah Teala sizin için kolaylık diler sizin hakkınızda güçlük dilemez(Bakara–185) ayeti kerimeleri ile ‘Şüphe yok ki din bir kolaylıktır,dininizdeki işlerin en hayırlısı en kolay olanıdır ve Kolaylık ve adalet olan bir şeriatla gönderildim’hadisleri ruhsatın önemini ortaya koyuyor. Bir amelin durumuna göre müctehidlerin bir kısmı azimet bir kısmı da ruhsatı tercih etmişlerdir.
Akit: Mukavele ya da sözleşme demek. Şartlarına uygun gerçekleşen akitlere sahih akit denir. Zira nikâhı zinadan ayıran içerisinde akitin varlığıdır. Dolayısıyla icap ve kabulle nikâh gerçekleşir. Şayet Dinimiz nikâhın helal, zinanın haram olduğun belirtmeseydi, ikisi arasındaki farkı ayırt edemiyebilirdik. Nikâh hem dini hemde dünyevi maslahat içerip, ibadet anlamını da taşır. O yüzden nikâh hüsnü (güzel), Zina ise kubh (çirkin) olarak bakılır. Zina yapana ceza uygulanması soyu ve namusu korumada etkili olmasını sağlar. Cihad yalın haliyle çirkindir, elbette hiç kimse kan dökülmesini istemez, ama dini savunma noktasında güzellik kazanır. Dolayısıyla kendine özgü çirkinliğe Kabih liaynih, başka nedenlerden dolayı olanına da kabih ligayrihi denir. Mesela oruç tutmak Allah’a yakın olmak bakımdan çok güzel bir amel ama, haram aylarında, Ramazan bayramının birinci günü ve Kurban bayramının tamamında tutulmasına sıcak bakılmaz yani kerih görülür. Bu yüzden Ramazanda nafileye niyetlenen kimsenin tuttuğu oruç farz olarak karşılık bulur.
Nisap: Ölçü demek, yani Kırkta bir mala sahip olanın üzerinden bir yıl geçmesiyle zekât vermesinde olduğu gibi. Bir sene üzerinden biraz geçmesiyle zekât farzı eda edilebilir, kaza gerektirmez. Farz ve vacip olan amelin şartlarına riayet edilene Kamil eda, eksik olarak yerine getirilene de Kasır eda denilir. Namazı cemaatla kılmayıp da tek başına kılmakta Kasır edadır.
Amir: Emir veren, memur ise emre amade olan demek. Dualarımızda; Ya Rabbi bizi affeyle, türünden dualar emir kipi olarak düşünülemez, sadece yalvarma, yakarış dilek ve temenni olarak değerlendirilir.
İllet: bir şeye sebep olup da onu değiştiren şey manasınadır. Örneğin satış akdi mülkiyeti başka şahsın tasarrufuna geçmesine illettir. İllet bulunan hadis’e hastalıklı ya da illetli hadis denilir. Mesela ‘Kedi murdar değildir. Çünkü o ev içerisinde dolaşıp duranlardandır’ hadisinde kedinin necis sayılmamasının illeti (sebebi) onun ev içerisinde dolaşıyor olmasıdır. Bir çocuğun malına velayet olunması ehliyetsiz olmasından dolayıdır. Yine ‘Âlimlere ikram ediniz’ hükmüne illet amillik sıfatı taşımalarından kaynaklanır. Hakeza; ‘Hanımlarınıza temizlenecekleri zamana kadar yaklaşmayınız’ (Bakara–222) ayetinin illeti cinsi ilişkiye mani temiz olmamalarından dolayıdır. Zinaya yaklaşmayın ayetinin illeti ise; O bir fahiş suçtur buyruğu ile aydınlanmıştır. Demek ki bir hadisin bütün isnadları bir araya getirilmedikçe hadisin illetli olup olmadığı anlaşılamıyor.
Hıyar: Karşılıklı anlaşmanın bir gereği serbest kalma hali. Mesela Akdi dilediği günde kabul veya bozma konusunda özgür olmak gibi.
Bey’i: alışveriş demektir.
Amm: Canlı cansız varlıkların içeren genelleme türünden bir kavram. Örneğin; ‘Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz’ (Maide–3 ayetindeki genelleme çeyrek dinarın altında hırsızlık yapanların kapsamayacağı hadisi ile sınırlandırılmıştır. Yankesicilik ya da kefen soyuculuğunun hırsızlık kapsamına girip girmediği ayırmak için şöyle bir yol izlenir; yankesicilik kişinin yanında malını almak büyük bir beceri işi olduğundan hırsızlık olarak nitelendirilir, fakat kefen soyuculuğu böyle değil, çünkü mezarda karşı koyacak durum olmadığından yani savunmasızlık söz konusudur. Zira ‘Savaşta küffarın hepsini öldürmek’ emri ilahisi de öyle. Yani eman dileyenler (Müstemin-güvence isteyenler) için geçerli değildir. Çünkü başka bir kat’i hüküm var bu konuda.
Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı (Bakara/275) ayetiyle faizsiz alışveriş şartıyla helallik kayıt altına alınmıştır.
Allah her şeyin yaratıcısıdır (Ra’d/16) ayeti kerimesindeki genelleme (amm) Rabbül Âleminin zatı dışındaki yaratılanlar içindir.
Bir kişi yemin billâh edip ; ‘Ben baş yemem’ dese serçe başı yemekle yeminini bozmuş olmaz, buradan örf adet gereği koyun başı gibi eti yenen hayvanları içerdiğini anlarız.
Yine bir kimse meyve yememeye yemin etse üzüm yemekle yeminin ihlal etmiş sayılmaz, üzümün meyve olmanın yanı sıra gıda özelliği de var çünkü.
Genellemeler (amm) çeşitlidir, mesela; Ey insanlar Rabbinizden korkun (Nisa–1) ayetinin muhatabı O’na inanan yükümlüleri kapsadığından, kendileriyle sınırlama amaçlanan ammlar niteliğindedir.
Ölü eti haram kılındı(Maide/3) ayeti celilesi zorunlu durumlarda hayatta kalmayı sağlayacak kadar yemekle; sınırlandırılmış amm kategorisine dâhil olur, yani bu fiil haramlıktan çıkar.
Resulü Ekrem’in ‘Meçhul alışverişten sakınınız’ hadisi havadaki kuş ya da denizdeki balığı satmak gibi şeyler bu kapsamdan sayılır. Hakeza; ‘Allah insanlara zulmetmez’ ayeti de sınırlandırılmayacak ammlar cinsine girer.
Cariye: Köle kadın demek, hatta gemi manası da taşır. Kölelik geçmişte işlemiş olduğu küfrün cezası olmak üzere meşru sayılmıştır. Kölelik bölünme kabul etmez. Bir kişi ya köledir ya da hürdür, kısmi köle, kısmi hürlük diye bir tasnif söz konusu olamaz. Kölelik mal-mülk edinmeye engel, ama ameli konularda namaz ve oruç gibi ibadetlerde sorumludurlar. Hatta efendisinin iznine bağlı olarak Hacc dahi ifa edebilirler. Kölelerin cihada katılmaları da sahiplerinin iznine bağlıdır. Bir köle iki kadından fazlasını nikâh edemez ve bir cariye hür bir kadın üzerine nikâh edilemez, köle ve cariyelerin diyetleri hür kimselerin diyetlerinden eksiktir. Kendileri hakkındaki cezalarda hür kimselerin cezalarından eksiktir. Çünkü külfet nimete göredir. Bir köleyi ve cariyeyi haksız yere kasten öldürene kısas uygulanır bu yüzden.
Bain: Hem duygusal anlamda hem de fiziki olarak yani nikâh bağından ayrılık demektir. Boşanmış kadınlar üç kuru (üç iddet, üç temizlik, üç aybaşı) beklerler (Bakara/228) ayetinde geçen ‘kuru’ ifadesi Hanefiler ay olarak, Şafiiler ise temizlik olarak isimlendirmişler. ‘Zamanlarının yarısını evlerinde oturarak geçirsinler, namaz kılmasın, oruç tutmasınlar’ hadis-i şerifi ise bayanların ayın on beş gününde adet göreceklerine işarettir. Nitekim hayızın minimum süresi üç gün, maksimumu 10 gün ile sınırlandırılmıştır.
Talak: Boşamak demek
Bir kimse eşine; Sen benden boşsun demekle ‘Ben seni boşamışımdır’ ya da ‘Bu yüzden sen boşsun’ gibi anlam çıkabilir. Dolayısıyla bu sözün gerçekleşebilmesi için Şer’an boşamış olması gerekir. Bir kişi hanımına ‘Sen boşsun’ demekle üç boşamaya niyetlense de bir boşama gerçekleşir. Yine bir adam hanımına ‘Sen bir kere boşsun, 999 müstesna’ dese bir boşama gerçekleşir. Zaten bin boşama diye kural yok ki. ‘Sen her gün boşsun’ sözüyle ancak üç gün içerisinde her geçen gün için birer boşama gerçekleşerek üç boşama gerçekleşir. Üç talak ile boşanan bir kadın iddet içinde bulundukça nafaka ve barınmaya hak kazanır. Hata yoluyla meydana gelen boşama sahihtir, çünkü boşama fiili kalp işidir, onun için boşama şaka kabul etmez. Bir kimse hanımına ‘Eğer bana kin besliyorsan boş ol’ derse hanımı da cevaben ‘Evet’ derse boş olur. Çünkü kalbindeki düşmanlığını izhar etmiş oluyor. Erkek hanımına ‘Filan kişiyle görüşürsen benden boş ol’ dese, o da görüşse boş olur. Bir adamın büyük karısı henüz çocuk yaşta hanımına süt emzirse iki eşide haram olur.
Mecaz:Gerçeğin varisi olan kelimelerdir.Bir kişiye Aslanım benim’demekle o kişiyi hayvanım anlamına gelmediği gibi. Kadınlara yaklaştığınızda.(Nisa/43) surede geçen yaklaşmanın Arapçada karşılığı lems olup mecazen ilişkidir,yani ayette kastedilen elle tutmak değildir.
Müteşabih: Açık olmayan. Allah’ın eli onların elleri üstündedir, ayetinde geçen ‘el’ ilahi kudret anlamında olup, hâşâ Yaratıcıyı el olarak düşünemeyiz, çünkü O her şeyden münezzehtir, eşi ve benzeri yoktur. Muhkem ise müteşabihin tam tersi manada bir kavram. Mesala ‘cünüp olursanız temizlenin’ (Maide/6) ayeti ağza su alıp alamama noktasında kapalı, yani müteşabih. Ağza alınan su ile oruç bozulmayacağı hükmünden hareketle gusülde de ağız kısmının bedenin dışından sayılacağını, dolayısıyla ağza su alınabileceğinden hareketle vacip olduğunu anlarız.
Salât: sözlükte dua’dır, ama şeriatta ibadet anlamında.Namazı kılın, zekâtı verin’ayeti, Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz öyle kılın’hadisi ile salâtın namaz olduğu anlaşılmıştır.
Mücmel: Açıklamaya ihtiyaç duyulan sözcükler olup, salât, zekât ve riba buna misaldirler. Bu kavramların her biri âlimlerce açıklanmasaydı ne anlama geldiğini bilemezdik.
Nass: Mutlak söz yani Kur’an ve hadis demek.
Müfesser: Nassdan daha açık kavram. Bütün meleklerin hepsi secde ettiler (Hicr/30) ayet-i kerimeyle ayrı ayrı secde ettiler mi sorusu sorulmayacak kadar müfessirdir.
Muhkem: Nasıl ki müfesser Nass’dan daha açık bir kelime ise, Muhkem de Müfessir’den daha berrak anlaşılır bir kavramdır. İçinde sonsuza kadar kalacaklardır (Yunus–26) ayetinden uzun süre kalınacak ihtimaline mahal vermeyecek şekilde sonsuzluk netlenmiştir. Bu ayetle Cennetin inananlar için ebedi hayatgah yeri olduğu şüphe götürmeyecek tarzda gayet muhkem. Hakeza, Cihat kıyamete kadar zaman zaman devam edecek hadis-i şerifi de öyle. Yine; Allah her şeye Kadirdir (Tegabün–1) buyruğu ile Allah sizi ve yaptıklarınızı yaratandır (Saffat–96) beyanı Allahü Teala’nın sıfatlarını açıklama noktasında muhkem ayetlerdir.
İçinizden adil olanları şahit tutun (Talak–2) ayeti nass, bir bakımdan da müfessirdir. Oysa ‘İffetli ve namuslu kişilere zina suçlamasında bulunup, sonra dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun, onların şahitlikleri ebediyyen kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir’ (Nur/4) ayeti nass’a göre öncelikli olup, Talak suresinde geçen ayeti sınırlamıştır. Zina isnad edenler tevbe ederek ancak fasıklıktan kurtulabilirler, fakat şahitlikleri baki kalır. Şahitliğin en azı iki, gayri meşru durumlarda ise dörttür.
‘Ondan başka bir eşle nikahlanıncaya kadar..’ (Bakara–230) ayetiyle de kocasından ayrılan kadının velisinden izin almaksızın evlenebileceğinde olduğu gibi gayet açık bir hükümdür.
Ul’ul Emr’in gayri Müslimlerin mallarına saldırmamalıdır sözünden Müslümanların mallarına saldırılabileceği anlamı çıkmaz, bilakis burdan amaç zimmîlerin haklarına riayetin önemi vurgulanması söz konusudur.
Had: Bir takım şer’i hükümleri işlemekle verilen ceza. Had cezaları şüphe ile düşer. Bir Müslümanı hatayla öldürene had cezası uygulanmaz, sadece kefaret ödemesi yeterli olsa gerektir. Köle azat edilir, buna gücü yetmiyorsa kefaret olarak ardı ardına iki ay oruç tutulur. Kim mümin bir kişiyi hatayla öldürürse Müslüman bir köle azat etsin ve öldürülenin velilerine diyet ödesin (Nisa/92) ayeti bu babdandır. Hakeza; Kim bir Mümini kasten öldürürse onun cezası cehennemdir (Nisa/93) ayeti diyete tabii olmadığına delalettir. Birkaç kişi bir şahsı hata ile öldürseler her biri için ayrı ayrı diyet gerekmez, bir diyet kâfidir. Kısas haksızlığa son verdiği için; ‘Kısas da hayat var’ (Bakara–179) beyan buyrulmuştur. Zira gerek adam öldürme, gerek fuhuş, gerek içki içmek, gerek iftira, gerek hırsızlık ve gerekse yeminini ihlal etme gibi durumlar had cezaları ile toplumun nizamı tesis edilebiliyor.
Nesih: Kaldırmak ya da değiştirmek anlamındadır.Bir sonraki delile nasih (nesh eden), kaldırılan hükmede mensuh (nesh edilen) denir. Allahü Teala kullarını bir dönem bir türlü bir dönemde başka türlü hükme tabii tutabilir, O dilediğini yapar.Hz.Adem (a.s) zamanında kızkardeşle evlenmek caizken, sonraki dönemlerde yasaklanmıştır (nesih edilmiştir). Hz.Yakup (a.s) zamanın da iki kız kardeşi nikâhına alınabiliyordu, fakat İslam’la bu hüküm neshedilmiştir. Hiristiyanlar Neshi reddetmezler, fakat Yahudiler inkâr ederler. Akli ve inanca dair mevzularda nesh olmaz zaten. Mesela Ateş yakıcıdır akli delildir. Neshin de belirli kuralları var. Neshedenin kitap ve sünnetle sabit olması gerekir, aynı zamanda neshedenin neshedilenden sonra olması şart. Kitap sünnetle, sünnet sünnet ile ya da sünnet kitapla, kitap da mutevatir ve meşhur sünnetle neshedilebilir. Sünnet ile nesh kitabın yalnız hükümlerinde uygulanabilir. Metinine asla uygulanamaz. Nesh konusunda örnekler verilecek olursak mesela; Birinize ölüm geldiği zaman vasiyet etmesi size farz kılındı (Bkr/180) ayeti,Allah çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet eder (Nisa/11) ayetiyle neshedilmiştir.Nitekim Rasulüllah (s.a.v) önceleri kabirleri ziyareti yasaklamıştı, sonra; sizi kabir ziyaretinden men etmiştim,şimdi ziyaret edebilirsiniz Çünkü o ölümü hatırlatır,hadisiyle neshetmiştir.Namazlar önceleri Mescid-i Aksa’ya doğru kılınıyordu,derken Mescid-i Kıbleteyn de kılınan namaz esnasında inen vahiy ile fiili sünnet nehy edilerek yüzünü Mescidi Harama çevir (Bkr/140) ayetiyle kıblemiz Kâbe olmuştur böylece.
Zina eden kadınlara dil ile eziyet etme ve evlerine hapsedilmeleri hakkındaki ayetin hükmü neshedilip metni kalmıştır sadece.
Hz. Ömer (r.anh)’dan rivayet edildiğine göre; Erkek ve kadın zinada bulunurlarsa ikisine de Allahü Teala tarafından bir ceza olarak recmediniz ifadesi bir ayet iken sonra hükmü bırakılıp metni neshedilmiştir.
Ramazanda uyuduktan sonra sahura kadar yemek içmek ve cinsel ilişkide bulunmak yasaktı, sonradan sahur sonuna kadar mübah kılınarak bir önceki hüküm neshedilmiştir. Yine ilkin oruç tutmakla fidye vermek arasında tercih yaparak serbestlik söz konusuydu, sonradan oruç tutmaya gücü yetenler oruç tutmaları farz olunca bir önceki uygulama nesh edilmiştir. Orucu geceye kadar tamamlayınız (Bakara–187) ayetiyle gecede oruç tutulacağı anlamı çıkmaz. Zira Başlarınızı mesh ediniz (Maide–6) ayetindeki meshin tüm başı içermediği gibi.
İlk önceleri meninin gelmesiyle gusletmeme ruhsatı vardı, sonradan gelen hüküm gereği şehvetle gelen meni için gusül alınması farz kılınarak bir önceki uygulama nesh edilmiştir.
İbn-i Abbas’ın rivayetine dayanarak (Veda Haccında söylediği) Rasul-i Kibriya oruçken kan aldırmıştır hadisiyle daha önce, yani fetih yıllarında Şeddad’ın rivayetine dayanılaraktan; ‘Kan alan ve verenin oruçları bozulur’ hadisi ile neshedelmiştir.
Hâsılı; Fahrettin Razi gibi büyük âlimlerin çalışmaları neticesinde nasih ve mensuh ayetlerinin sayısı ençok yirmi veya yirmibirden ibaret olarak tespit edilmiştir.
Müdde-i: İddia sahibi, aksini iddia edene de sail yani soru sahibi denir.
Demagog: konuşma adabına aykırı davranıp, sadece karşısındakini susturmaya yönelen kişiye denir. Asılsız ortaya attıkları delillerede demogoji adını alır. Selefler demogogun aksine her türlü nefsi duygulardan uzak, gerçeğin ortaya çıkması için konuşurlar. Bir gün lüzumsuz sorular karşısında minbere çıkan Rasul-ü Kibriya Efendimiz;
—Bu gün bana herne soracak olursanız cevabını açıkca alacaksınız. Cemaattan biri:
— Ya Rasulüllah! Benim babam kimdir?
Rasuli Ekrem(s.a.v): Seni baban Hüzafe dedi.
Bu tür sorulara canı sıkılan Hz. Ömer (r.anh) tepki göstererek:
—Fitnelerin şerrinden Allah’a sığınırım, bu gibi sorulardan dolayı af dilemiştir. Bu olay üzerine Allahü Teala ayeti Kerimeyi indirdi:
Size açıklanacak olursa fenalık verecek ola birtakım şeylerden sorup durmayınız
Velhasıl; Hanefi ekolünün kitaplarından özetle kendi üslubumca fıkhı kavramları açıklamaya çalıştım, sürçü lisan olduysa affola.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://aktasfm.forum.st
 
FIKHI KAVRAMLAR
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: İSLAMİ KONULAR :: Fkıh-
Buraya geçin: